13 Ekim 2018 Cumartesi

Özgür İş Adamı


İş dünyası üzerine yakın birkaç dostumla yaptığım sohbette, çok insancıl olmak ve diğer şahıs/firmaları fazla düşünmekle suçlandım! Evet evet gerçekten bunun için suçlandım :)

Teknik detaylara tabi ki girmeyeceğim ama paragrafın sonunda hak etmemiş olmama rağmen fazla masraf çıkartmadığım ve "kucağıma" düşmüş başka bir firmadan gereğinin belki üç katı kadar kar etme şansım olmasına rağmen bunu yapmadığım için başladı bu sohbet.. Ne yaklaşık üç saat boyunca beceriksizliğim ne de "iğrenç" insancıl biri olmam üzdü, en son bunun adına Ticaret / İş yapmak dendiği kadar..

Biz ne zaman bu kadar haksız kazanç uğruna bu denli adileştik? Kriz üzerine kriz yaşanması mı insanları bu hale getirdi? Daha aç gözlü, daha yırtıcı, daha adi.. "Ama aynısı bize de yapılıyor" savunmasını hiçbir zaman kabul etmedim bugün de etmeyeceğim, zira birilerinin iyi olma vakti geldi de geçiyor bile.. Demedi mi şair twitter sınırına en uygun şekilde "Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak... Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa." diye. 

Hadi bunu geçelim; insanlar artık eskiye oranla daha çaresiz, bir şekilde "ama iş yapıyoruz kardeşiiim." diye kabul de edelim, pekala özgürlüğü ne yapacağız?

Özgürlük kimilerine göre "istediği her şeyi" yapabilmek olsa da benim gibi ortaokuldan kalma vatandaşlık dersi bilgisiyle yaşayan insanlar da var, biz hep saygı göstermeyi "Bir kişinin özgürlüğünün bittiği yerde, bir başka insanın özgürlüğü başlar" sözünü benimsedik. Özgürlük gibi yaşamın özü olması gerekli bir kavram üzerinde nasıl bir tartışma olabilir, nasıl uzlaşılamaz bu konuda, hayret ediyorum! 

Aslında bunlar hep Aristo yüzünden oldu, "Kimilerinin gerçekten özgür olabilmesi için ötekilerin köle olması gerekir." dedi ve biz hep kendimizi o "kimilerinin" içinde gördük, hiç fark etmedik ki aslında ötekiydik bu çarkların arasında.. Özgür olabilmek için çarkın dişlisi değil o çarkı kuran olmalıydık aslında.. Ehh diyeceksiniz ki "Geçti Bor'un pazarı..." Pazar geçti, eşek öldü, biz köle olduk.. Belki de gerçek değerimizi göremedik ya da görmeyi istemedik, güvenemedik nedense kendimize.. Neyse dağıtmayalım.. 

Jean-Jacques Rousseau'yu benimseseydik keşke Niğde yolunu aramak yerine, "İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesine değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır". Kaidemizi yırttık anlatamadık. Özgürlük adı altında kişiler kendilerini "adam" sınıfına koyup talan ettiler memleketi. Kimisi özgürlük var kardeşim deyip; küfür kıyamet etti, kimisi özgürlük zırhına bürünüp insanları kışkırttı birbirimize girdik.. Beceremedik kısaca ne "adam" olmayı ne de ikinci bir şanstır diyerek, Niğde yolunu aramayı.. Biz hep özgürlük diyerek "ben öyle istiyorum" dedik, unuttuk hep diğer insanların da "özgür" olduğunu.. Geçen yıllarda bir sosyal paylaşım sitesinde görmüştüm; "Bazı insanlar sırf onları vurmak, kanunlara aykırı olduğu için nefes alıyorlar". İşte burada da aynı şey var, sevmeyebilirsiniz ama nefes alma özgürlüğüne maalesef karışamıyorsunuz bazı insanların.. 

Özgürlüğü kendi kafasına göre belirlemiş bir iş adamı.. Niğde yolundaki "eşekten" farksız.. 

Bor, Niğde arası 14km, yaklaşık 3 saat yürüyerek; eşeği rahat, kendinizi özgür bırakın; belki bu sistemde "özgürlüğün" devamı gereğiyle kanun ve kurallar var ama hiç olmazsa hayallerinizi serbest bırakın, çarkın dişlisi değil; saatin ta kendisi ya da şanslıysanız saatçi olun..




8 Ekim 2018 Pazartesi

Ha gayret!

Zaman öyle sıkıştırılmış,üst üste güzellemeleri ile geçerken, yanımda yalnızca kırmızı kaplı minik bir defter var..

Çok sevdiklerimi özlüyorum,uzağımdalar..
Çok çalışıyorum,çok okuyorum ,kısa kısa notlar alıyorum toplasan bi bütünü oluşturamayacak kadar dağınık..

Ehliyet almam lazım,
Çok heveslendiğim ama vakit bulur bulmaz gideceğim bir yemek kursu ve belki köklü bir sektör,iş değişikliği..
Etraf çok kalabalık geliyor,hareketlilik reflekslerin güçlenmesine mi sebep,savunma mekanizması mı ki bu ya da bi bahane..

Halbuki bu yaz birkaç günlük bi ada tatili ne iyi gelmişti..

Çok sevdiğim bi arkadaşımın doğum günüydü geçen hafta..
Ondan öğrendiğim öyle güzel şeyler vardı ki,sahne önünden izliyorum zaman zaman onun gibi hayatı..
Zaman zaman günlük telaşelerde,atladığım ve unuttuklarıma karşın işittiğim sitemlerde ve yönetemediğim zamanlarda 'kulak çınlatmalık' böyle oluyormuş diyerek..

Sahne önü demişken o sihirli kutucukların dışında,hayatın ak-kara ışığı altından bakıp,savaşmaya devam etmek..
Meydan okumak,savaş vermek ‘omurgayı dik tutup’ enseyi karartmadan..biad etmeden..
Etraftaki hareketlilik fazlalaştığı zamanlarda,refleks olarak daha dikkatli olmayı öğreten insafsız büyüklerimiz var hayatlarımızda..

Sahne önünde hepimiz birer yabancı değil miydik ışıkların altında?
Daha planlı,hesaplı,hep bir sonraki adımları düşünüp oynamadık mı?
Ee evet,
Can yakmak konusunda hepimiz yeri geldi bencilleştik..


     “En kötü insanlar bile mutsuz olmayı hak etmemeli, zaten mutsuz oldukları için kötü değiller mi? Daha en başında hikayenin mutlu olsalardı kötü olmayı seçerler miydi? Hem de bırak göreceli doğruları, toplumun kriterlerinde bile mutlu olsalar neden kötü olsunlar ki..”

Ersin’in son yazısından alıntı ile ve bildiğim bir cevap ile noktalayayım istedim..

Mutluluk ve kötü olmayı tercih etme arasındaki tercih kısmında,psikolojik sosyolojik bir sürü etken var..
 Biz,berbat bir döneme denk geldik hep bir fazlasıyla..
Mücadele senin benim elimde,sabahın 6’sında güne uykulu gözlerle başlayıp,aynı ortamda olmak istemediğin bir sürü insanla gününü tamamlayabilirsin..
Hayatının en zor zamanlarında asıl olan karakterinden zerre fedakarlık etmeden,eleştirdiğin düzene;hak yemeden,pes etmeden,iyiliği güzelliği ve merhameti önüne koyarak..
Kötü insanların bedel ödemeden iyileşemeyeceğini düşünenlerdenim kendimce..Lakin adilce..

“Hayat kısa”diye bi cümle var,aynı gün içinde milyonların dilinde..
En gerçekçisi hep hastane odası, koridorundakinin dilinde ama,ya çok geçken,yahut şanslıysa daha var iken
Sahne önü;
ışık yukarıda arkası bilinmez karanlık,görünen sen iken,hakkaniyetli mücadelene devam edersin..

Şanslıysan,hakkın ise yol arkadaşlarınla devam edersin dudağının ucunda aynı kelime; Nerede kalmıştık?



Omurga dik ama :) milim bükülmeden,kamburlaşmadan..




22 Eylül 2018 Cumartesi

Başlıksız..

     Hep en sevdiğim şey önce başlığı yazıp, sonra da tüm yazıyı onun etrafında şekillendirmek olmuştur ama altıncı yazıp-sildiğim başlıktan sonra sanırım bu sefer de böyle olmalıymış..

     "Yeni Mesaj" kutucuğuna basmak ne kadar da zormuş, kaç ay oldu tıklayamamıştım; hem de ne işten güçten, ne dert tasadan.. Hani bazen "ağır" hissedersin ya kendini böyle "fok balığı" gibi yatmak gelir sadece içinden, aynen o durumda bir ruh haliyle taşımak vücudu ne kadar da güçsüz hissettiriyor insana kendini hayata karşı.. Bazı günler "Bu da mı gol değil" diye sorası geliyor insanın ya da genelleme yapmayalım , benim öyle oluyor.. Yoksa "aklımdan fışkırmadığından" değil yani, sadece "sular kesik örtmenim" durumu hasıl, sonuçta hepsi bahane değil mi ?

     Herkese kendi derdi, dev görünürmüş. Kiminle konuşsam ya da kimi dinlesem daha doğru olacak sanırım, zira ben genellikle dinleyen tarafta oluyorum, sürekli mutsuzlar, şehr-i Istanbul'un laneti midir yoksa piyasa şartları mıdır ya da çok mu seviyoruz bir şeylere isyan etmeyi ? İsyan etmek derken, düzene baş kaldırmak gibi, devrim gibi işe yarar veya en azından bir amaca hizmet etmesini umduğunuz şeylerden bahsetmiyorum; bulunduğu durumun vehametine kendini kaptırıp, hayattan zevk alamaz duruma gelmekten bahsediyorum. "Efkarım birikti, sığmaz içime; bin sitem etsem de azdır kadere, gülmeye unutan yaşlı gözlere; mutluluktan haber ver Dilek Taşı.." Tüm insanlık bu durumda olamaz değil mi ? Ben hep "denk gelen" tarafta olmalıyım, insanlar bu kadar mutsuz olmayı hak etmiyor, her şeye rağmen..

     En kötü insanlar bile mutsuz olmayı hak etmemeli, zaten mutsuz oldukları için kötü değiller mi? Daha en başında hikayenin mutlu olsalardı kötü olmayı seçerler miydi? Hem de bırak göreceli doğruları, toplumun kriterlerinde bile mutlu olsalar neden kötü olsunlar ki ? Bir şeylerden rahatsızlık duymasan değiştirmeye çalışır mısın ? Çalışmazsın herhalde, sormazlar mı adama "deli mi öptü" diye.. Hep hikayenin başında değil mi bizleri mutsuz edenler aslında hep dileklerimizde olanlar? Aşk, iş, başarı, para vs. Bu durumda sorunu biraz daha genelleyerek toplumun mutluluğuna getirirsek ve buradan da ilerleyip bir toplum külliyen mutsuz ise sizce de kötü yönetilmiyor mudur? Bunu da mı siyasete bağladın diyen olacaktır kesin, (ki okuyan sayısı 5 olunca çok büyük bir kalabalık sayılmaz bence :) ) yapmayın lütfen, bireysel mutsuzluktan bahsetmiyorum, toplumsal bir çöküş var; herkes mi mutsuz olur bir ülkede.. Rusya'da kaldığım dönemde orada da aynı şekildeydi, metroda insanların yüzünden mutsuzluk akıyordu.. Toplumsal mutluluk, toplumsal refahla olur; ne yerdeki ne de havadaki sarayla olmaz..

     Özgür değiliz, herhalde bu nedenle bu toplumsal mutsuzluk. Toplumun %99'luk bölümü sanmıyorum ki gelecek planlarını yaparken huzurlu olsun.  Aristo ve Platon'un özgür nasıl olunur cevabına sırasıyla "Düşünerek" ve "Öğrenerek" demesi açıkça son yılların huzursuz mutsuzluğunu anlatmıyor mu aslında? Ne düşünüyoruz ne de öğrenmeye niyetimiz var, başka bir toplum olamaz ki öğrenmeye bu kadar dirensin.. Birileri yapıyorsa "aman bana ne yapmaya devam etsinler". Nerede kaldı bu Atatürk'ün "Çalışkan Milleti" ? Acaba Atatürk'ün Türkiyesi'nden çıktığımız için mi burnumuz boktan çıkmıyor, korkuyorum Barbaros Bey'in bedduası tutacak diye.. Sonrasında da "müstehak" deriz hep birlikte batarken ya da ne bileyim belki de "Kandırıldık" deriz ne dersiniz ?

Edit : Başlık atsam iyiydi aslında ama huyum değildir, önce yazıp sonra da uygun başlığı atmak..

Özlemişim klavyenin tuşlarıyla blog'un duvarını karalamayı, her ne kadar kurşun kalemci olsam da.. O kadar yumuşak bir ucu olacak ki, yazmak isteyeceksin bir cümle daha; sırf kalemi kullanmak için lafı uzatacaksın, kelimelerle oynayacaksın; bir de muhteşem silen silgin olacak.. Onu kullanabilmek için kasıtlı hatalı yazacaksın.. Üzgünüm sevgilim klavyem ama inan gerçek bu.. 

7 Eylül 2018 Cuma

Bu ayraç sende kalsın



Etraf bir süredir çok tozlu idi,ve bir durum bildirimi olarak hepimiz hayattaydık.En azından nefes alıyorduk,
Koca bir yaz bitiyor ,bir yaş daha büyüdüm ve ;simdiye kadarki en anlamlısı sanırım bu yaş oldu,dönüm noktaları ile dolu..

Sene hızlı başladı,20’lerin sonunda 30’un başında günlerimi hastanede geçirdim rutinde kullandığım baş ucu ilaçlarım var idi hoş buldum 30 😊

İş hayatı,ev hayatı,eş dost..Çoğu ile farklı zamanlarda tekrar görüşmek üzere vedalaştık,ben buna kandırıkçı veda ismini verdim,aralarında vedalaşırken gözyaşlarımla ıslanan omuzlar için ‘’kandırıkçı veda’’ ismi çok daha naifti..

Sağolsun hayat,en samimilerini aldı yanıbaşımdan özellikle elleçleyip seçer gibi,ne zırladım ama he..

Kısacık aralarla sözleşmiş gibi,iş değiştireninden başka ülkeye yerleşenine dek sırasıyla,domino taşı gibi idi..
Vedalaşmalar,sözleşmeler,paylaşılan herşey zamana tebessümle sabitleniyordu,

Bi de şunu bilin, akılda olabiliyorsunuz,ancak farklı zaman dilimlerinde ve farklı tempolarda sadece tebessümle hatırlanmak-hatırlamak ve hasret kalıyor arkada..

Belli bir süre merak ettiğin tüm soruların,cevabı, birgün pat diye en heybetlisinden karşına çıksa da,süreç sana kabullenmeyi ve göreceli olarak hissizleşmeyi öğretiyor-imiş..

Dayanabildiğin kadar kapalı tutabilirsin gözlerini,duymaz ve görmezsin ama içten içe meraklanırsın,şaşırmamayı da hayat kendine özgü güzellemeleri ile güzelce koyar karşına,

Ben kısmi olarak dayanıklı olacağım,gözümü açtığımda önemli olan bulunmak ya da görünmek değildi artık..

Sen bana hiçbirşey anlatma,bardakların dolu taraflarını gösterip,balık tutmayı öğren,kişisel gelişim,kendini keşfetmeyi öğren güzellemelerini de geç..

Minyon olmayı bu yüzden sevmiyorum sanırım sadece,
Sağlam ve kontrollü sinir yapısına sahipseniz,bu konuda zerre alçakgönüllü olmam,sana bişi anlatacağım ama nolur güçlü ol cümlelerini sevmezsiniz..

20 saat aç susuz uykusuz da kaldım ben,uzun yollardan döndüm,bünyemde 3-5 oranlık demir ve düşük lökasitlerle falan filan,domuz gibiydim bayılmadım da..

En dandik mevzularıda atlattım şükür peş peşe,falan filan..

Şimdi 2019’a ne kaldı şurada,ama ben de bir şey hiç değişmiyor,
Eylül ayı bana iyi gelmedi hiç,hep bir hüzün.. yaz aylarının bitişi,Kar kışın başlangıcı, erkenden sonlanan günler..

Hayat daha fazla ne alır,ne getirir bilmiyorum,eskisi kadarda merak etmiyorum.Lakin 2018 sağolsun şaşkınlık ve saçmalık hislerini güncelledi bünyede..

Arada gelip buraları daha fazla dolduracağım,vakit buldukça..Burayı okuyup buraya vakit ayırmamı istemeniz,mailler.. gözlerimi kocaman doldurdu 😊

Güzel birkaç şarkı bıraktım ben gelene dek idare edin.. 😊